Her Nefes Son Nefes…

2013-09-22 15:08:00

İnsan’ın fikir ve gönül dünyasının, maddi ve manevi hayatının, his ve duyarlılıklarının ve neticesinde davranışlarının şekillenmesinde çevrenin rol’ü inkar edilemeyecek bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki yapılan araştırmalara göre, ana rahmindeki cenin bile bu etkilenmeden nasip dar olmaktadır. Kişinin akıl ve ruh dünyasındaki düşünme ve duyuşlarının ilk esasları ana rahminden itibaren yönlendirilir, kalıplara sokulur, müspet yada menfi yönde şartlandırılır; bazen iç, kimi zamanda dış çevre ağır basar. Vicdan’ın sesi kadar ailenin, arkadaş ve cemiyetin ikaz ve irşadları da yönlendirici olur. Ne yazık ki çoğu zaman insan çıkmaz sokaklarda gezinir durur.

Her İnsanda Allah’a karşı fıtri bir meyil, tabii bir sevgi vardır. Buda Yaratıcının, yarattıklarını seçmesi ve sevmesinin bir tecellisidir. Hele insan, varlık içinde özellikle seçilmiş akıl ve ruh yönü ile tefriş edilmiş müstesna bir varlıktır. İşte bu noktada vicdani muhasebesini yapabilen, tabii duyuşlarını yakalayabilen kişi, Rabbinin, kendisini başka bir varlık olarak değil de bir insan olarak seçip tercih etmesindeki sevilmişliğinin farkına varır. Zira hiçbir fert, yeryüzüne kendi tercihi ile insan olarak gelmiş değildir. Böylece kul ile Rabbi arasındaki fıtrî bağ, seçilmişlik ve sevilmişlik olarak ortaya çıkar. Bu bağ’ın, bu aşk ilişkisinin kul açısından en güzel ifadesi imandır.

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor;

 Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

 "Her çocuk fıtratüzerine doğar"

 buyurdu ve sonra da "Şu ayeti okuyun" dedi:

" O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum / 30)

 Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözünü şöyle tamamladı:

 "Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?"

 Dinleyenler:

 "Ey Allah'ın Resûlu, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular.

 Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi:

 "(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah daha iyi bilir."

(Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 22, (2658); Muvatta, Cenâiz. 52, (1, 241); Tirmizî, Kader 5, (2139); Ebu Dâvud, Sünnet 18, (Kütüb-i Sitte/4714).)

Bu hadis’i şeriften ve Rum suresi ayet 30 dan anlaşılacağı vech ile Yahudilik ve hıristiyanlık muharref olmuş, insan tabiatına uygun olma vasfını yitirmiş ve fıtrat dininin İslam olduğuna dikkat çekilmiştir. Ayrıca bu hadis-i şerifte hıristiyanlık ve Yahudiliğin muharref oluşuna ve insan olmanın tabiatına uygun olma vasfını kaybedişine işaret edilmek üzere Mecusilikle (ateşe tapmak) aynı kategoride ele alınması dikkat çekicidir. Çünkü papazların yazdığı kitapların, asıl hüviyetini bozarak kendilerince uydurdukları yeni din ve akımların Allah’ın yarattığı insan’ın fıtrat ve tabiatına uygun düşmeyeceği bir vakıadır. Zira papazlar da, rahipler de Allah’ın yaratığıdır. Onlar da Allah’ın takdim ettiği, kendi yaratılışlarına uygun olan fıtrat dinine belki de diğer insanlardan çok daha fazla muhtaçtırlar. İşte bu fıtrat dini islam’dan başkası değildir.

Çevreye göz atıldığında, fıtrat çizgisini takip ederek Rabbinin kendisini sevip insan olarak seçtiğinin farkına varan; böylece iman ve İslam ehl-i olan insanların az olmadığı görülür. Ama nice kimseler, hiçbir muhasebeye başvurmadan çevresi öyle yaptığı, anne babası öyle şartlandırdığı için inkara, küfr’e ve isyana yönelirler. Hatta bir çokları iman ehl-i olsa bile, çevresinin baskısı ve yönlendirmesi ile, ibadet’i, namaz’ı, orucu, tesettür’ü…  terk eder duruma gelirler. Kafaları sadece inkar etmeye şartlandırılmakla kalmayan çevre, adeta mü’minin ibadet hayatını bile yönlendirir.

Her ne kadar insan, Allah’ın yaratışı üzere tertemiz ve fıtrat dini olan islam’ı kabullenmeye ve ona teslim olmaya en uygun tarzda doğsa bile, çevre salim bir kafa ile düşünmesine fırsat vermez.Yaratılıştan getirdiği tefekkür kalıplarını tahrip ederek fıtrî yönelişlerini engeller, kendisini hesaba çekme imkanını kaybeder. Böylece insan, kendine yabancı sun’i bir şahsiyet olarak ortaya çıkar. İyiye, güzele, Hakk’a talip olacak yerde dış tesirlerin yönlendirmesi ile, değil bir insana yakışacak, hayvanların bile yapmayacağı fiillerin, davranışların, tavırların sahibi durumuna düşer.

İyiliklerin anlatılmadığı, güzelliklerin yaşanmadığı, güzel insanların kemiyet ve keyfiyet olarak azaldığı mekanlar, kötü ve çirkinliklerin işgaline uğrar. Böylece güzellikler azalır, çirkinliler hayat bulur. Bu noktadaki mesuliyet, hayrı ve iyiyi temsil eden insanlara aittir. Güzeli temsil edenler, bu mesuliyetin idrakinden uzak olarak bütün ümitlerini kötülüklerin kendiliğinden gidecekleri zamana bağlarlarsa ne yazıkki  “Basra harap olduktan sonra” aldandıklarının farkına varırlar. Bu sebeble güzel bir dünya, çirkinliklere batmış insanlar tarafından değil, mesuliyetini idrak etmiş güzel insanlarca oluşturulabilir.

Hergün Allah’ın, tertemiz yaratışı üzere doğan binlerce genç kirletilmekte, insan olmaktan uzaklaştırılmakta, saptırılmaktadır. Hakk’ın çizgisinden çalınan neslin zarar faturası ve mesuliyeti, elbetteki Hakk’ın temsilcisi olduklarını söyleyenlere, Allah’ı, Rasulünü, hayrı, güzeli tanımış ve tatmış olanlara aittir. Zira Hakk’ın seçtiği, insanlar için çıkardığı hayırlı topluluk onlardır.

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah'a inanırsınız…” (Al-i İmrân / 110)

Hatta bu mesuliyet, aile ve yakın çevre ile sınırlı olmayıp bütün insanlığı kapsayacak şekilde cihanşümul bir sorumluluktur. Zira Allah Rasul’ü Hz.Muhammed’e (sav) inanan, O’nun ümmeti olma şerefine erişenler bütün insanlara şahit, onları kollayıcı, ve gözetici olarak seçilmiştir.

“ Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun. Daha önce içinde durduğun Kâ'be'yi kıble yapmamız da şunun içindir: Peygamber'in izince gidecekleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım. Bu iş elbette Allah'ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok ağır gelecekti. Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” (Bakara / 143

Bu şeref ve fazilet’e ortak olmak, mesuliyet ve külfetede ortak olmayı gerektirir. İşte bütün mesele burada düğümlenmektedir.

Geçen saniyeler binlerce insanı kötülüğe, küfre taşırken iman’ın ve hayr’ın temsilcilerinin pasif ve miskince bir tavrı tercih etmeleri affedilemez bir yanılgıdır. İslam’a göre, bir muhitte maddî açlıktan bir insan ölse bütün ahali sorumludur. Aynı ölçü ile tespit eder isek, binlerce insan manen açlıktan ölüyor, hidayetten nasibini alamıyorsa, bu noktada Hakk’ın temsilcileri için bir sorumluluk olmadığını söylemek mümkün müdür? Ya da bunu kim söyleyebilir? Güzelin, Hakk’ın gerçekten yaşanıp, vitrinlenmediği yerde, inkar ve isyan edenlerin mesuliyeti kadar iyiliği örnek bir şahsiyet olarak ortaya koymayan, tebliğ etmeyenlerde mesul değil midir?

Dün insanları Hakk’a taşıyan, hidayet vesileleri olan peygamberlerin ve Hakk dostlarının deruhte etmiş oldukları görev ve misyon, bu gün kudretleri nispetince Hakk’ın dostlarına, temsilcilerine ve inandım diyen herkese aittir.

Bu sebeple, Bu gün Hakk’a ulaşmak için en güzel vesilelere yapışan mü’minin, hidayet konusunda da bir nasip avcısı olmaktan başka çıkar yolu yoktur. Zira, fertlerin hidayetten nasiplerinin, nerede, ne zaman ve kimin vesilesi ile olacağı bilinmez. Hatta kendisi de dahil olmak üzere kimin, hangi nefesinin en son nefes olacağı da bilinmemektedir. O halde bir mü’min olarak kendimiz ve dışımızdakiler için her nefesin en son nefes olabileceği bilinci ile uyanık olması zaruret arz etmektedir. Bununla beraber, şimdiye dek Hakk’tan nasiptar olmamış her bir ferdin her an belki bizim vesilemizle hidayete erişebileceği ümidiyle duyarlı olmak, her anı bir hidayet müjdecisi olarak kabul etmek gerekmektedir.

Kendimiz ve başkaları için her nefesi son nefes bilmek ve her anı bir hidayet müjdecisi olarak karşılamak, güzel bir dünyanın, güzel bir çevrenin habercisi olacaktır. İşte o zaman, çağımız insanının yüzünde gerçek mutluluğun izleri kolayca temaşa edilebilecektir.

 

Ramazan AÇIKEL / 23.04.2005   / Aksaray

13
0
0
Yorum Yaz